Journal of Psychiatric Nursing - J Psy Nurs: 12 (1)
Volume: 12  Issue: 1 - 2021
EDITORIAL
1.Editorial
Leyla Küçük
Page V

RESEARCH ARTICLE
2.Comparison of disability and social functionality levels and subjective recovery perceptions of the patients received and did not receive service from community mental health center*
Selda Öztürk, Nihan Altan Sarıkaya, Sevcan Öz
doi: 10.14744/phd.2020.08379  Pages 1 - 8
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu araştırma toplum ruh sağlığı merkezinden hizmet alan ve almayan hastaların yeti yitimi ve sosyal işlevsellik düzeyleri ile öznel iyileşme algılarını incelemek ve karşılaştırmak amacıyla gerçekleştirilmiştir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Karşılaştırmalı ve tanımlayıcı tipte olan bu araştırma, Haziran-Ağustos 2018 tarihleri arasında Toplum Ruh Sağlığı Merkezinden (TRSM) hizmet alan (n=19) ve TRSM’den hizmet almayan (n=19) hastalar ile gerçekleştirilmiştir. Veriler Yeti Yitimi Değerlendirme Çizelgesi (WHO-DAS-II), Toplumsal İşlevselliği Değerlendirme Ölçeği (TİDÖ) ve Öznel İyileşmeyi Değerlendirme Ölçeği (ÖzİDÖ) ile toplanmıştır. Verilerin analizinde, Mann Whitney U testi, Ki-Kare testi ve Pearson Korelasyon analizi kullanılmıştır.
BULGULAR: TRSM’den hizmet alan ve almayan hastaların yeti yitimi, sosyal işlevsellik ve öznel iyileşme algı düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlılık bulunmazken TRSM’den hizmet alan hastaların yeti yitimlerinin daha az olduğu, işlevsellikleri ve öznel iyileşme algılarının daha iyi olduğu belirlendi. Hastalığın başlangıç yaşı ve gelir miktarı arttıkça hastaların toplumsal işlevselliklerinin de arttığı belirlendi (p=0.031, p=0.032; sırasıyla). Hastaların toplumsal işlevsellik ile yeti yitimi düzeyleri arasında negatif yönde anlamlı bir ilişki olduğu belirlenirken TİDÖ ve ÖzİDÖ arasında pozitif yönde anlamlı bir ilişki saptandı (p=0.045, p=0.020; sırasıyla). WHO-DAS-II ve ÖzİDÖ arasında negatif yönde anlamlı bir ilişki olduğu belirlendi (p=0.002).
TARTIŞMA ve SONUÇ: TRSM’den hizmet alan hastalar ile hizmet almayan hastaların yeti yitimi, toplumsal işlevsellik ve öznel iyileşmeleri arasında anlamlılık saptanmadı. Toplumsal işlevsellik düzeyleri daha iyi olan hastaların öznel iyileşme algıları daha iyi bulunurken yeti yitiminin daha az olduğu belirlenmiştir.
INTRODUCTION: This study was aimed to investigate the disability, social functioning and subjective recovery of patients who have been followed up and do not followed up in the Community Mental Health Center (CMHC).
METHODS: This cross-sectional and descriptive research was conducted with patients who have been followed up in CMHC (n=19) and do not followed up in CMHC (n=19) in between dates of June-August 2018. Questionnaire form, Social Functioning Assessment Scale (SFAS) and Subjective Recovery Assessment Scale (SubRAS) were used for data collection. Data were analysed by the use of Independent-Samples t test, Chi-Square test and Spearman correlation Analysis.
RESULTS: There was no statistical significance between the patients who followed up CMHC and do not followed up CMHC. It was determined that patients who followed up in CMHC had less disability, better functioning and subjective feeling of recovery. It was determined that as age of onset and income increased, the social functioning of the patients also increased (p=0.031, p=0.032, respectively). Significant negative correlation were found between SFAS and WHO-DAS-II (p=0.045) and positive correlation between SFAS and WHO-DAS-II total score (p=0.020). Significant negative correlations were found between WHO-DAS-II and SubRAS total score (p=0.002).
DISCUSSION AND CONCLUSION: There was no significant difference between disability, social functioning and subjective feeling of recovery of patients who followed up in CMHC and do not followed up in CMHC.

3.Perceived care burden and related factors in primary caregivers of patients with bipolar disorder
Begüm Çamlı, Sevil Yılmaz
doi: 10.14744/phd.2020.34654  Pages 9 - 17
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu araştırma, bipolar bozukluk tanılı hastaların birincil bakım vericilerinin algıladığı bakım yükü ve etkileyen faktörleri belirlemek amacı ile tanımlayıcı olarak gerçekleştirildi.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Araştırma İstanbul'daki bir üniversite hastanesinin Psikiyatri kliniğinde takip edilen bipolar bozukluk tanılı hastaların bakım vericileri ile Mart - Eylül 2018 tarihleri arasında yürütüldü. Veriler, Bilgi Formu ve Bakım Verenlerin Yükü Envanteri (BYE) ile toplandı. Verilerin analizinde; tanımlayıcı istatistikler, Mann Whitney U testi, Bağımsız Örneklem t testi, Kruskal Wallis H testi, One-Way Anova, LSD ve Dunn’s testleri, Spearman ve Pearson korelasyon analizi kullanıldı.
BULGULAR: Bakım vericilerin yaş ortalaması 38.36±11.69 olup, %60.4’ünü kadınlar oluşturmaktadır. BYE puan ortalaması 41.99±19.9 olup, alt boyutlarında en yüksek puanı gelişimsel yük alt boyutundan (12.35±5.25) aldıkları görüldü. Bakım vericinin hastanın çocuğu olması, hasta ile aynı evde yaşama, gönüllü olarak bakım verme, bakımda rollerini yerine getirmede güçlük yaşama, manevi durumunu zayıf olarak değerlendirme, hastanın kendi bakımı ve tedavisi konusunda başka birinin yardımına ihtiyaç duyma sıklığı, hastalık belirtilerinin görülme sıklığı, bipolar bozukluğa eşlik eden başka bir hastalığın bulunması ve şiddet uygulama sıklığına göre BYE ve alt boyut puanları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptandı (p<0.05). Hastaya haftalık bakım için ayrılan süre ile Zaman Bağımlılık Yükü alt boyutu arasında pozitif yönlü bir ilişki saptandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bipolar bozukluk tanılı hastaların bakım verenlerinin orta düzeye yakın bir yük yaşadıkları saptandı. Bakım verenlere destek olacak güçlendirme programlarının oluşturulması ve geniş örneklemli karşılaştırılmalı çalışmaların yapılması önerilebilir.
INTRODUCTION: This study was carried out using a descriptive design to determine the perceived care burden of primary caregivers of bipolar patients and the related factors.
METHODS: The sample of the study included caregivers of patients with bipolar disorder in the outpatient clinics and inpatient clinics of a university hospital in Istanbul. Data were collected between March and September 2018 using a personal information form and the Caregiver Burden Inventory. Mann Whitney U test, independent sample t test, Kruskal Wallis H test, one-way ANOVA, LSD, and Dunn’s tests, and Spearman and Pearson correlation analyses were used to analyze the data.
RESULTS: Analysis of the data indicated that 60.4% of the caregivers were women and that the mean age of the caregivers was 38.36±11.69 years. The caregivers’ mean score on the Caregivers’ Burden Inventory was 41.99±19.9, with the highest mean score on the subscales being 12.35±5.25 on the Developmental Burden subscale. Caregivers who resided in the same home as the patient, were children of the patient, voluntarily provided care, experienced frequent difficulties in performing their role, evaluated their spiritual life as weak, had a patient often needed help from someone else in self-care and treatment, were subjected to violence by their patients, and had a patient with a high frequency of symptoms associated with bipolar disorder or comorbidities had statistically significantly higher total scores on the Caregivers’ Burden Inventory and on the Inventory’s sub-scales than those of others (p<0.05). A statistically significant correlation was found between the number of days per week the caregivers provided care and the Time Dependence Burden subscale (p<0.001).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Caregivers of the patients with bipolar disorder had a nearly moderate level of burden. It is recommended that additional comparative studies involving larger samples of caregivers from different socioeconomic backgrounds be conducted on the subject of care burden.

4.The relationship between social intelligence, self-esteem and resilience in healthcare professionals and the affecting factors
Nurgül Özdemir, Vesile Adıgüzel
doi: 10.14744/phd.2020.96658  Pages 18 - 28
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışma, sağlık çalışanlarında sosyal zekâ, benlik saygısı ve psikolojik sağlamlık arasındaki ilişkiyi ve etkileyen faktörleri belirlemek amacı ile yapıldı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu araştırma 03 Haziran–15 Eylül 2017 tarihleri arasında kesitsel ve tanımlayıcı olarak Siirt Devlet Hastanesinde araştırmaya katılmayı kabul eden 241 sağlık çalışanı ile yapıldı. Araştırma verileri; Bireysel Bilgi Formu, Rosenberg Benlik Saygısı Ölçeği (RBSÖ), Tromso Sosyal Zekâ Ölçeği (TSZÖ)ve Kısa Psikolojik Sağlamlık Ölçeği (KPSÖ) kullanılarak toplandı. Veriler SPSS Windows 22.0 versiyonu kullanılarak analiz edildi.
BULGULAR: Sağlık çalışanlarının ölçeklerden aldıkları toplam puan ortalamaları; TSZÖ, 74.2±11.4, RBSÖ, 21.2±4.18, KPSÖ, 19.5±5.0 olduğu saptandı. Rosenberg Benlik Saygısı Ölçeği, Kısa Psikolojik Sağlamlık Ölçeği ve Tromso Sosyal Zekâ Ölçeği ve sosyal zekâ alt ölçekleri arasında pozitif yönde istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki olduğu ve sosyal zekânın, benlik saygısı ve psikolojik sağlamlığı yordayan bir faktör olduğu belirlendi (p<0.001). Kendini ifade etme yeteneği iyi olan sağlık çalışanların benlik saygısı, sosyal zekâ ve psikolojik sağlamlıklarının istatistiksel olarak anlamlı ve yüksek olduğu saptandı (p<0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sağlık çalışanlarının, benlik saygılarının yeterli, sosyal zekâ ve psikolojik sağlamlıklarının iyi düzeyde olduğu ve benlik saygısı, psikolojik sağlamlık ve sosyal zekânın birbiri ile ilişkili olduğu belirlendi. Sağlık çalışanlarının, benlik saygısı, sosyal zekâ ve psikolojik sağlamlık düzeylerinin artması ile stres ve tükenmişlikle baş etmelerinin kolaylaşacağı ifade edilebilir.
INTRODUCTION: This study was carried out to determine the relationship between social intelligence, self-esteem and resilience in healthcare professionals and the affecting factors.
METHODS: This is a cross-sectional and descriptive study. It was conducted at the Siirt Public Hospital between June 3 and September 15, 2017 with 241 healthcare professionals who agreed to participate in the study. The data were collected using a personal information form, the Rosenberg Self-Esteem Scale (RSES), the Tromso Social Intelligence Scale (TSIS) and the short version of the Resilience Scale (RS-14). The data were analyzed using SPSS Windows 22.0.
RESULTS: The mean total scores obtained by the healthcare professionals were 74.2±11.4 on the TSIS, 21.2±4.18 on the RSES, and 19.5±5.0 on the RS-14. A positive statistically significant relationship was found between results on the Rosenberg Self-esteem Scale, the short version of the Resilience Scale, and the Tromso Social Intelligence scale and social intelligence subscales (p<0.001). Additionally, social intelligence was determined to be a factor predicting self-esteem and resilience. The self-esteem, social intelligence and resilience of the healthcare professionals who were good at self-expression were statistically significant and high (p<0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: The healthcare professionals had sufficient self-esteem and good levels of social intelligence and resilience, and self-esteem, resilience, and social intelligence were correlated. It can be suggested from these results that higher self-esteem, social intelligence and resilience levels in healthcare professionals would help them cope with stress and burnout.

5.The effects of ambivalent sexism on nursing students’ menstrual attitudes
Menekşe Nazlı Aker, Funda Özdemir, Fatma Özlem Öztürk
doi: 10.14744/phd.2021.20981  Pages 29 - 34
GİRİŞ ve AMAÇ: Araştırma; hemşirelik öğrencilerinde, çelişik duygulu cinsiyetçiliğin menstrüal tutuma etkisini değerlendirmek amacıyla yapılmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Tanımlayıcı tipte olan bu araştırma 2017–2018 eğitim-öğretim yılında 289 hemşirelik öğrencisi ile yürütülmüştür. Veri toplama aracı olarak öğrencilerin sosyo-demografik özelliklerini, menstrüasyon ile ilgili durumlarını belirleyici araştırmacılar tarafından geliştirilen soru formu, “Çelişik Duygulu Cinsiyetçilik Ölçeği (ÇDCÖ)” ve “Menstrüasyon Tutum Ölçeği (MTÖ)” kullanılmıştır. Veriler bilgisayar ortamında değerlendirilmiş ve tanımlayıcı veriler; sayı, yüzde, ortalama, standart sapma olarak sunulmuştur. ÇDCÖ ve MTÖ puanları arasında pearson korelasyon analizi yapılmıştır. İstatistiksel anlamlılık düzeyi olarak p<.05 kabul edilmiştir.
BULGULAR: Çalışmaya katılan öğrencilerin, yaş ortalaması 19.73±1.33 olup, %37.4’ü birinci sınıfa devam etmektedir. Çalışmaya katılan öğrencilerin ÇDCÖ toplam puan ortalaması 76.79±15.31, düşmanca cinsiyetçilik alt boyutu puan ortalaması 40.97±9.87, korumacı cinsiyetçilik alt boyutu puan ortalaması ise 35.81±8.76 olarak saptanmıştır. Öğrencilerin MTÖ toplam puan ortalamasının 86.86±10.31 olduğu görülmüştür. ÇDCÖ ile MTÖ puanları arasındaki ilişki incelendiğinde; ÇDCÖ toplam puanı ve alt boyutları ile MTÖ toplam puanları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir korelasyon bulunmamıştır (p>.05). ÇDCÖ ile MTÖ alt boyutları arasındaki ilişki incelendiğinde ise bazı alt boyutlar arasında ilişki olduğu saptanmıştır (p<.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çelişik duygulu cinsiyetçilik ile menstrüal tutum arasında anlamlı bir ilişki olmadığı belirlenmiştir. Öğrencilerin menstrüal tutumunu olumlu yönde geliştirmek ve sürdürmek için menstrüal tutumu etkileyebilecek faktörler araştırılmalıdır.
INTRODUCTION: This study evaluates the effects of ambivalent sexism on nursing students’ menstrual attitudes.
METHODS: This descriptive study was carried out with 289 nursing students during the 2017–2018 academic year. A questionnaire developed by the researchers about the students’ socio-demographic and menstruation characteristics, the Ambivalent Sexism Inventory (ASI) and the Menstrual Attitude Questionnaire (MAQ) were used as data collection tools. The data were evaluated using SPSS 14.0. The descriptive data are shown as numbers, percentages, means, and standard deviations. Pearson’s correlation was used with the ASI and MAQ scores. The threshold for statistical significance was p<.05.
RESULTS: The students’ mean age was 19.73±1.33 and 37.4% of them were in their first year of study. Their mean ASI score was 76.79±15.31, their mean hostile sexism subscale score was 40.97±9.87, and their mean benevolent sexism subscale score was 35.81±8.76. Their mean MAQ score was 86.86±10.31. There were no statistically significant correlations between their ASI scale and subscale scores, and their MAQ scores (p>.05). There was a relationship between their ASI score and some MAQ subscale scores (p<.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: There were no significant relationships between ambivalent sexism and menstrual attitude. The factors that may affect menstrual attitudes should be investigated in order to improve and maintain students’ menstrual attitude.

6.Examination of student nurses' self-recognition and codependence
Nazan Turan, Gülsüm Ancel, Şahinde Canbulat
doi: 10.14744/phd.2020.53254  Pages 35 - 42
GİRİŞ ve AMAÇ: Yirmi dört saat kesintisiz hizmet vermesi ve sürekli etkileşim gerektirmesi nedeniyle hemşirelik mesleği açısından kendini tanıma oldukça önem teşkil etmektedir. Kendi yetenek ve becerilerini yeteri kadar tanımayan hemşire kendi duygusal ihtiyaçlarını kompanse etmek hasta da bakım gereksinimlerinin giderilmesi için birbirlerine karşı kendi gereksinimlerinden ödün verebilirler, ilişkide birbirlerine bağımlı hale gelebilirler. Bu doğrultuda, bu çalışmanın amacı, öğrenci hemşirelerin kendini tanıma ve kişilerarası ilişkilerde karşılıklı bağımlı olma durumlarının incelenmesidir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Araştırma nicel, kesitsel ve korelasyonel olarak tasarlanmıştır. Araştırmanın örneklemini hemşirelik lisans programında öğrenim gören 446 öğrenci oluşturmaktadır. Katılımcılara Giessen Test (GT), Eş-Bağımlılık Belirleme Ölçeği (EŞBBÖ) ve sosyo demografik özelliklerin yer aldığı veri toplama formu uygulanmıştır. Veri analizi SPSS 18.0 paket programı ile yapılmıştır. Nicel değişkenler için ortalama, standart sapma ve minimum-maximum değerler hesaplanmıştır. Bağımsız değişkenler için Pearson's korelasyon testi uygulanmıştır.
BULGULAR: Çalışmada dördüncü sınıf öğrencilerin kontrollü, sosyal açıdan uyumlu, bağımlı olmayı tercih eden ve depresif kişilik özelliklerine sahip oldukları tespit edilmiştir. Karşılıklı bağımlı olma durumları açısından birinci sınıf öğrenci hemşireler dördüncü sınıf öğrenci hemşirelere göre başkalarına odaklı, benlik değerleri yüksek ve kendilerini gizlemeyi tercih ettikleri bulunmuştur. Kendini tanıma ile karşılıklı bağımlı olma durumu arasında benlik değeri ile sosyal uyum-olumsuz sosyal uyum ve hipomanik- depresif alt boyutu arasında pozitif yönde ilişki bulunmuştur (p<0.01).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Öğrenci hemşirelerin kendini tanıma ve karşılıklı bağımlı olma durumlarında benlik değeri, sosyal açıdan uyumlu-uyumsuz olma ile hipomanik-depresif olma özelliklerinin etkili olduğu görülmüştür. Bu doğrultuda öğrenci hemşirelerde karşılıklı bağımlılık gelişiminin önlenmesi/iyileşmesi ve kendini tanıma düzeylerinin yeterli olması için öğrencilerin benlik değerini destekleyici, duygu durumlarını ve sosyal açıdan gelişimlerini olumlu yönde etkileyen, değişim ve gelişim amaçlı öğretim ve eğitim uygulanabilir.
INTRODUCTION: Because the nursing profession demands the provision of services and continuous interaction with people uninterruptedly for 24 hours a day, self-recognıtıon is important for nurses. With the patient aiming to fulfil his/her needs for care and the nurse without adequate self-recognıtıon aiming to compensate her own emotional needs, both parts can reciprocally compromise on their own needs and become dependent on each other in the relationship. The aim of this study to examine the self-recognition of the nursing students and the conditions of co-dependence.
METHODS: The research has been designed to be quantitative, cross-sectional and correlative. Sample of the research consists of 446 students attending nursery undergraduate program. Giessen Test (GT), Co-dependency Assessment Tool (CODAT) and a data collection form, which includes socio-demographic characteristics, have been applied to participants. Data analysis has been carried out with the SPSS 18.0 packet program. Mean, standard deviation, and the minimum and the maximum values were calculated for the quantitative variables. Pearson’s correlation test was used for analyzing the independent variables.
RESULTS: The study demonstrated that the fourth-grade students preferred to be controlled, socially potent, and submissive, and they had depressive personality characteristics. Regarding the co-dependency status of the nursing students, it was observed that the first-grade students tended to focus on the others, their self-worth was high, and they displayed a hiding self compared to the fourth-grade students. A positive correlation was found between self-awareness and co-dependency. Also, it was found that self-worth was positively correlated with the social potency-social impotency and hypomanic-depressive features (p<0.01).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Self-recognıtıon and co-dependency characteristics of student nurses were affected by self-worth, social potency/impotency, and hypomanic-depressive characteristics. İn order to prevent/correct co-dependence and to improve self-recognıtıon adequately in student nurses, education and training activities for supporting students' self-worth, self-recognition, affecting their mood and social potency favorably.

7.The psychological health of women with infertility: Hopelessness, anxiety and depression levels
Songül Kamışlı, Candan Terzioğlu, Gürkan Bozdağ
doi: 10.14744/phd.2020.48030  Pages 43 - 49
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışma, tüp bebek tedavisine başvuran kadınların umutsuzluk, anksiyete ve depresyon düzeylerinin belirlenmesi amacıyla yapılmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışma, bir üniversite hastanesinin “Tüp Bebek Ünitesi”ne Ekim-Kasım 2019 tarihleri arasında başvuran, araştırmaya katılmayı kabul eden ve infertil tanısı almış 70 kadın hasta ile yürütülmüştür. Çalışmanın verileri, Beck Umutsuzluk Ölçeği (BUÖ), Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ), Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ) ve Sosyo-demografik Bilgi Formu ile yüz yüze görüşme tekniği kullanılarak toplanmıştır. Çalışmanın etik izni, araştırmanın yapıldığı üniversitenin klinik araştırmalar biriminden alınmıştır. Tanımlayıcı verilerin değerlendirilmesinde frekans ve yüzdelikler; ilişki ve karşılaştırmalar için Ki-Kare ve Spearman Korelasyon Testi kullanılmıştır.
BULGULAR: Çalışmaya katılan kadınların %44.4’ü lise, %21.4’ü üniversite mezunudur. Kadınların %60’ı gelir getiren bir işte çalışmamakta ve %57.2’sinin gelir durumu orta düzeydedir. Kadınların %41.4’ü 33 ve üzeri yaşta, %55.7’si kendisinden kaynaklanan nedenlerden dolayı çocuk sahibi olamadığını bildirmiştir. Evlilik yılı ortalamaları 7.4, korunmasız yıl ortalamaları 6.1, BUÖ, BAÖ ve BDÖ puan ortalamaları sırasıyla 7, 35 ve 17’dir. Çalışmaya katılan kadınların, gelir getiren bir işte çalışma durumları ile BAÖ ve BDÖ puanları arasında ve korunmasızlık yılları ile BAÖ puanları arasında anlamlı bir ilişki olduğu belirlenmiştir. Kadınların eğitim durumları ile BAÖ ve BDÖ puanları arasında ters yönde bir ilişki olduğu buna karşın işsizlik durumları ile BUÖ, BAÖ ve BDÖ puanları arasında pozitif yönde anlamlı bir ilişki olduğu görülmüştür.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Araştırmaya katılan kadınların eğitim düzeyleri düştükçe BDÖ ve BAÖ puanlarının arttığı ve çalışmayanların BUÖ, BAÖ ve BDÖ puanlarının yüksek olduğu ayrıca korunmasız kaldıkları yıllar arttıkça anksiyete puanlarının da arttığı görülmüştür. Bu bulgulara göre infertilite tedavisi alan kadınlardan; eğitim düzeyi düşük olanlar, çalışmayanlar ve korunmasızlık yılları fazla olanların risk grubu olarak ele alınması, kaygı ve depresyon yönünden taranması gerekmektedir. İnfertilite alanında çalışan tüm hemşireler, tedavi başarısını artırmak için psikososyal danışmanlık becerilerini geliştirmeli ve danışmanlık becerileri bu alanda verilen hizmetlerde aktif kullanılmalıdır.
INTRODUCTION: This study was performed to determine the level of hopelessness, anxiety and depression in women who applied for infertility treatment.
METHODS: The study was conducted with 70 female patients who applied to the “IVF Unit” of a university hospital in Ankara, Turkey between October and November 2019, had agreed to participate in the study and were diagnosed with infertility. The data of the study were collected using the face to face interview technique with the Beck Hopelessness Inventory (BHI), Beck Anxiety Inventory (BAI), Beck Depression Inventory (BDI) and Socio-demographic Information Forms. The ethical permission of the study was taken from the clinical research unit of the university where the research was conducted. Frequency and percentages in the evaluation of descriptive data; Chi-Square and Spearman Correlation Test was used for relationships and comparisons.
RESULTS: Of the participants, 44.4% completed high school and 21.4% had an undergraduate degree. Of them, 60% were unemployed and 57.2% are middle-income earners. Of them, 41.4% were 33 and older; 55.7% stated that they had no children due to infertility. The average year of marriage was 7.4, average years of unprotected intercourse was 6.1, and BHI, BAI and BDI score averages were 7, 35 and 17 respectively. It was determined that there was a significant relationship between the status of unemployment of the women participating in the study and BHI, BAI and BDI scores, and between the years of unprotected intercourse and the BAI scores. It was observed that there was a negative correlation between women's education levels and the BAI and BDI scores, whereas there was a positive relationship between unemployed and BHI, BAI and BDI.
DISCUSSION AND CONCLUSION: As the education levels of the women participating in the study decreased, BDI and BAI scores increased. It was observed that unemployed women had high scores on BHI, BAI and BDI, and anxiety scores increased as the years they had unprotected intercourse increased. According to these findings, among women receiving infertility treatment; those with a low education level, those who do not work and those with many years of having unprotected intercourse should be considered as a high risk group and screened for anxiety and depression. Nurses working in the field of infertility should improve their psychosocial counseling skills and consultancy skills should be used actively in the services provided in this field.

8.Delirium determination form for children: A delphi method study
Engin Turan, Gülay Manav, Gülbeyaz Baran
doi: 10.14744/phd.2020.36693  Pages 50 - 58
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı çocuklarda deliryumu belirlemek üzere bir form geliştirilmesidir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmada söz konusu formu geliştirmek için Delphi tekniği kullanılmıştır. Bilimsel araştırmalar yürütmüş uzmanlar ile daha önce çocuk yoğum bakımı alanında çalışmış sağlık uzmanları araştırmaya dahil edilmiştir. İlk aşamada katılımcıların verdiği yanıtlardan toplam 47 madde seçilmiş ve bu maddeler ikinci aşamada kullanılmak üzere beşli Likert tipi anketine dönüştürülerek araştırmanın ilk aşamasına katılan 46 kişiye dağıtılmıştır. İkinci aşama 38 kişinin katılımı ile tamamlanmıştır. İkinci aşama tamamlandıktan sonra maddeler üzerinde istatiksel analiz yapılmış ve söz konusu 38 kişiye anket dağıtılmıştır. Veriler değerlendirilirken merkezi eğilim ölçülerinden yüzde, ortalama, standart sapma, medyan, birinci çeyreklik ve üçüncü çeyreklik ile aralık değerleri kullanılmıştır. Medyan, Birinci Çeyreklik (Q1), Üçüncü Çeyreklik (Q3) ve Genişlik (Q3-Q1), Delphi tekniği ile toplanan verilerin analizi sırasında zayıf maddelerin belirlenmesi için kullanılan istatiksel ölçülerdir.
BULGULAR: Delphi tekniği ile elde edilen sonuçlara göre katılımcılar çocuklarda deliryumun belirlenmesi ile ilgili 32 madde üzerinde anlaşmaya varmışlarıdır. Çocuklarda deliryum ile ilgili en önemli tanı kriteri, Delphi yöntemi kullanılarak tespit edilen ortak karara göre tanımlanmıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Delphi tekniği kullanılarak geliştirilen çocuklarda deliryum tanı formunun yoğun bakım ünitesinde çalışan hemşireler için uygun olduğu sonucuna varılmıştır. Bu tamamen niteliksel bir araştırmadır. Dolayısıyla, bu araştırmada uzmanların görüşleri doğrultusunda geliştirilen formun yoğun bakım ünitelerinde yatan pediatrik hastalar söz konusu olduğunda hemşirelerin zorluk yaşadığı deliryum tanısı için uygunluğunu doğrulamak için nicel olarak analiz edilmesi önerilmektedir.
INTRODUCTION: This study aims to develop a form capable of identifying delirium in children.
METHODS: To develop this form, the Delphi method was used in this study and involved the participation of specialists who have conducted scientific studies and health professionals who have previously worked in the field of pediatrics intensive care. A total of 47 items were selected from the responses given in the first stage, and these items were then prepared in the form of a five-point Likert-type questionnaire for the second stage and delivered to 46 people who participated in the first stage. The second stage was completed with 38 respondents. After the completion of the second stage, the items underwent statistical analysis and were delivered to the same 38 people. Central tendency measures, including percentage, mean, standard deviation, median, first quarter and third quarter, and range were used to evaluate the data. Median, First Quarter (Q1), Third Quarter (Q3) and Width (Q3-Q1) are the statistical measures used to identify compromised items in the analysis of data collected by the Delphi method.
RESULTS: According to the results from the Delphi method, the participants agreed on 32 items for delirium determination in children. The most important diagnostic criteria for delirium in children was defined by the consensus derived from the Delphi method.
DISCUSSION AND CONCLUSION: It was concluded that the delirium diagnosis form for children that was developed using the Delphi method may be suitable for nurses working in intensive care units. As this study was strictly qualitative in nature, it is recommended that the form this study developed based on the opinions of experts, be quantitatively analyzed to further confirm its suitability for the diagnosis of delirium, which is difficult for nurses to diagnose in pediatric patients hospitalized in intensive care units.

QUALITATIVE RESEARCH
9.Stigmatization experiences of parents of individuals with schizophrenia: A qualitative study
Figen Şengün İnan, Zekiye Çetinkaya Duman, Ayşe Sarı
doi: 10.14744/phd.2020.25901  Pages 59 - 66
GİRİŞ ve AMAÇ: Araştırmanın amacı şizofreni hastalarının ebeveynlerinin damgalanma deneyimlerini açıklamaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Araştırma tanımlayıcı kalitatif tasarımdadır. Şizofreni hastasına bakım veren 16 ebeveyn araştırmanın örneklemini oluşmuştur. Veriler yüz yüze, derinlemesine görüşme yöntemi ile toplanmıştır. Veri analizinde içerik analizi yöntemi kullanılmıştır.
BULGULAR: Ebeveynlerin damgalanma deneyimleri çok boyutlu bir fenomendir. Görüşmelerden elde edilen veriler: damgalamanın boyutları, damgalamanın yaşantıya etkileri, damgalama ile başetme ve çözüm önerileri olmak üzere dört tema altında toplanmıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuç olarak şizofreni hastasına bakım veren ebeveynler damgalamadan hem duygusal hem de sosyal yaşamlarında olumsuz olarak etkilenmekte, başetmede zorlanmakta ve damgalanma deneyimiyle mücadelede topluma bilgi verilmesi ve empatik anlayış kazandırılmasının gerekliliğine vurgu yapmaktadırlar. Sağlık profesyonellerinin ebeveynlerinde damgalanma deneyimlerinin ve bu deneyimin etkilerinin farkında olmaları önemlidir.
INTRODUCTION: The aim of this study was to investigate the stigmatization experiences of parents of individuals diagnosed with schizophrenia.
METHODS: This is a descriptive qualitative study. The study sample consisted of 16 parents providing care to individuals with schizophrenia. The study data were collected via individual interviews and analyzed using content analysis.
RESULTS: Stigmatization experience is a multidimensional phenomenon. The data obtained in the interviews were categorized in four themes: the dimensions of stigmatization, the effects of stigmatization on life, coping with stigmatization and recommendations for reducing stigmatization.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The parents were adversely affected by stigmatization both in their emotional and social lives, and they have difficulty coping. The parents emphasized that society should be informed about fighting stigmatization and be encouraged to empathize with people who suffer from stigmatization. It is important for health professionals to be aware about parents’ stigmatization experiences and their effects.

10.Being a nurse working in a psychiatric department: A qualitative study
Buket Şimşek Arslan, Kadriye Buldukoğlu
doi: 10.14744/phd.2020.00236  Pages 67 - 75
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışma psikiyatri kliniğinde çalışan hemşirelerin düşünce ve deneyimlerini ortaya çıkarmak amacıyla yapılmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmada nitel araştırma yöntemlerinden, durum çalışması kullanılmıştır. Araştırmada üç devlet hastanesinin psikiyatri kliniğinde çalışan 10 hemşire ile bireysel görüşmeler yapılmıştır. Veri toplama aracı olarak “Kişisel Bilgi Formu” ve “Yarı Yapılandırılmış Görüşme Rehberi” kullanılmıştır. Verilerin analizinde betimsel analiz yöntemi kullanılmıştır.
BULGULAR: Araştırmada katılımcıların 9/10’u kadın, 5/10’u 41–50 yaş arasında ve 6/10’u lisans mezunudur. Psikiyatri kliniğinde hemşire olmanın anlamı sorusunda en çok ortaya çıkan temalar “ruhsal hastalığa yönelik farkındalık” (4/10) olmuştur. Katılımcılara göre psikiyatri kliniğinde hemşire olmayı zorlaştıran faktörler “kurumsal faktörler”, kolaylaştıran faktörler ise “sevmek” (6/10), “ekip dinamiği” (6/10) olarak belirlenmiştir. Psikiyatri kliniklerinin “bütüncül bakım” (5/10) verilmesi bakımından diğer kliniklerden farklı olduğu belirtilmiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Ülkemizdeki mevcut ruh sağlığı yapısı içinde psikiyatri kliniğinde hemşire olmayı zorlaştıran birçok faktör bulunmaktadır. Psikiyatri kliniğinde çalışan hemşirelerin lisansüstü eğitime teşvik edilmesi ve lisansüstü eğitimini tamamlayan hemşirelerin ise alanda uzman hemşire olarak istihdamlarının sağlanmasının psikiyatri hemşireliği alanına katkı sağlayacağı ve hemşirelik bakımının kalitesini artıracağı düşünülmektedir.
INTRODUCTION: This study was designed to investigate the thoughts and experiences of nurses working in a psychiatric department.
METHODS: Qualitative research methods and case study techniques were used. Individual interviews were conducted with 10 nurses working in the psychiatric department of 3 public hospitals. A personal information form and a semi-structured interview guide were used as data collection tools. Descriptive analysis methods were used to report the findings.
RESULTS: Of the study participants, 9/10 were women, 5/10 were aged 41–50, and 6/10 had a university degree. The most prominent theme related to the meaning of being a nurse in a psychiatric department was "awareness of mental illness" (4/10). The most common factor cited that make it difficult to be a nurse in a psychiatric department was "institutional factors" (7/10), and factors facilitating their work were as "support from the department" (6/10) and "team dynamics" (6/10). A notable difference in psychiatric nursing compared with general nursing was the emphasis on "holistic care" (5/10).
DISCUSSION AND CONCLUSION: There are many factors that make it difficult to be a psychiatric nurse. Improvements such as additional training will contribute to the field of psychiatric nursing and increase the quality of nursing care.

REVIEW
11.Online child sexual abuse: Prevalence and characteristics of the victims and offenders
Cennet Kara Özçalık, Rahime Atakoğlu
doi: 10.14744/phd.2020.30643  Pages 76 - 81
Günümüzde internetin yaygın kullanımı kötü amaçlı sitelerin artmasına, bu sitelerde failler ile çocukların karşılaşmasına ve çevrimiçi çocuk cinsel istismarının ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Çevrimiçi çocuk cinsel istismarı, bir çocuktan cinsel tatmin sağlama amacıyla cinsel içerikli materyal elde etme, bu materyalleri görüntüleme, toplama, maddi kazanç amacıyla dağıtma eylemlerini içermektedir. Çevrimiçi çocuk cinsel istismarı, çocuk ve ailelerde ruhsal iyilik halinin bozulmasına yol açarak toplum ruh sağlığını tehdit etmektedir. Alan yazında çevrimiçi çocuk cinsel istismarı ile ilgili yeterince çalışma olmadığı, daha çok çocuk pornografisi ile ilgili çalışmaların olduğu görülmektedir. Bu derlemede, mevcut literatür ışığında çevrimiçi çocuk cinsel istismarı tanımı ve süreç özellikleri, çevrimiçi cinsel istismar mağdurlarının yaygınlığı, çevrimiçi çocuk cinsel istismar mağdurlarının ve suçlularının özellikleri ile ilgili bilgiler aktarılmaktadır. Ayrıca derlemede, pedofilik kültürün çocuk cinsel istismarını nasıl desteklediği ve suçluların yakalanmama stratejileri ile ilgili veriler de sunulmaktadır. Çevrimiçi ortamda geçirilen sürenin artması ve suçluların yeni stratejiler geliştirmesi, çocukların çevrimiçi ortamda cinsel istismara maruz kalma risklerini de arttırmaktadır. Bu nedenle çevrimiçi çocuk cinsel istismarının tespit edilmesi ve önlenmesi toplum ruh sağlığının korunması ve geliştirilmesi bakımından önemlidir. Bu derlemede aktarılan çevrimiçi çocuk cinsel istismarı literatür bilgisi ile ruh sağlığı profesyonellerinin farkındalıklarının artmasına ve gelecekteki çalışmalara katkıda bulunmaya çalışılmaktadır.
Today, with the widespread use of the internet, online child sexual abuse, facilitated through the rise in malicious sites that offer perpetrators the opportunity to interact with children, has emerged. Online child sexual abuse involves the obtaining, displaying, collecting, and distributing of sexual content for the purpose of deriving sexual satisfaction from a child. Online child sexual abuse threatens community mental health in terms of the harm it can cause to the mental health of children and families. The relevant literature includes only a limited number of studies on online child sexual abuse, with most focusing on child pornography. In this review, a definition of online child sexual abuse and its characteristics, the prevalence of online sexual abuse, and the characteristics of online child sexual abuse victims and offenders are presented in the light of the current literature. In addition, the review also provides information on how pedophilic culture facilitates child sexual abuse and, on the strategies, criminals employ to avoid being caught. The increased amount of time spent online and the development of new strategies by criminals escalates the risk of children being exposed to sexual abuse online. Therefore, it is crucial that online child sexual abuse be detected and prevented to protect community mental health. This review aims to raise awareness in mental health professionals by presenting information on online child sexual abuse literature and to contribute valuable data to future studies on this subject.

EDUCATION
12.An overview of patient rights advocacy in psychiatric nursing through the film 55 Steps (Eleanor and Colette)
Münire Temel
doi: 10.14744/phd.2020.59455  Pages 82 - 84

LookUs & Online Makale