Quick Search




J Psy Nurs: 9 (2)

Volume: 9  Issue: 2 - 2018

EDITORIAL
1.Editorial
Nurhan Eren, Nazmiye Kocaman Yıldırım
Page I

RESEARCH ARTICLE
2.Identifying the schizophrenia patients attending the rehabilitation program conducted in Community Mental Health Centers in terms of some demographic variables, characteristics related to the ailment, adaptation to the treatment and self-efficacies
Gonca Üstün, Leyla Küçük, Sevim Buzlu
doi: 10.14744/phd.2018.87699  Pages 69 - 79
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, bir Toplum Ruh Sağlığı Merkezi (TRSM)’nde uygulanan rehabilitasyon programlarına katılan ve katılmayan şizofreni hastalarının bazı sosyodemografik ve hastalıkla ilişkili özellikleri ile tedaviye uyumları ve öz yeterliliklerini tanımlamaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Karşılaştırmalı-tanımlayıcı nitelikte planlanan bu çalışma Ocak-Mart 2016 tarihleri arasında Amasya’da bulunan Toplum Ruh Sağlığı Merkezi’nde yapıldı. Araştırmanın örneklemini, şizofreni tanısı ile takip edilen, rehabilitasyon programlarına düzenli olarak katılan 32 ve rehabilitasyon programlarına katılmayan 32 olmak üzere toplam 64 hasta oluşturdu. Her iki grubun özellikleri de yaş, cinsiyet, hastalığın başlama yaşı ve hastalığın süresi bakımından benzerdi. Kişisel bilgi formu, Morisky Uyum Ölçeği ve Öz Etkililik-Yeterlilik Ölçeği kullanılarak elde edilen veriler SPSS 20.0 paket programı kullanılarak analiz edildi.
BULGULAR: Rehabilitasyon programlarına katılan hastaların %71.9’u 6 aydan uzun süredir programlara katılmaktadır. Programlara katılan hastaların %50’si, katılmayan hastaların %25’i tedaviye uyumludur. Gruplar arasında ilaç uyum düzeyleri açısından anlamlı bir fark olmamakla birlikte rehabilitasyon programlarına katılan şizofreni hastalarının ilaç uyumlarının daha yüksek olduğu belirlendi. Kadın hastaların erkek hastalara göre, bekar olanların da evli olanlara göre tedaviye daha uyumlu oldukları saptandı. Programlara katılan hasta grubunun öz yeterlilik ölçek puan ortalaması 61.28±12.09, katılmayan grubunun ise 62.82±11.16 olarak bulundu. İki grup arasında öz yeterlilik ölçek puanları açısından anlamlı bir fark bulunmadı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Araştırmada rehabilitasyon programına katılan şizofreni hastalarının tedaviye uyumları, rehabilitasyon programlarına katılmayanlara göre daha yüksek bulundu. Bu bağlamda hastaların rehabilitasyon programlarına katılması için desteklenmesi önerilmektedir.
INTRODUCTION: The aim of this study is to identify the schizophrenia patients attending the rehabilitation programs conducted in community mental health centers, in terms of demographic variables, characteristics related to the ailment, adaptation to the treatment and self-efficacies.
METHODS: The present study, which was planned as a comparative-descriptive study, was conducted at the Community Mental Health Center in Amasya from January through March 2016. The group of this study was comprised of 64 patients, diagnosed with schizophrenia, half of whom would regularly participate in the rehabilitation program. The characteristics of both groups of schizophrenia patients were similar in terms of age, gender, age at the onset of the disease and duration of disease. Data obtained by personal information form, Morisky Adherence Scale, and Self-Efficacy Scale, was analyzed using the SPSS 20.0 software package.
RESULTS: 71.9% of patients having attended the rehabilitation programs had been participating in the programs for longer than 6 months. 50% of the patients who had attended the programs and 25% of the patients who had not attended any program were consistent with the treatment. Although there were no significant differences between groups in terms of the level of medication adherence, schizophrenia patients participating in the rehabilitation program displayed higher levels of medication adherence. Female and single patients were more adaptable than male and married patients to treatment, respectively. The scale of self-efficacy mean score was found as 61.28±12.09 for the group having attended the programs, and 62.82±11.16 for those not having attended. There was no significant difference in self-efficacy scores between the two groups.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In this study, schizophrenia patients having attended rehabilitation programs display a higher adaptation to treatment than those not having attended. In this regard, it was recommended that patients should be encouraged to participate to rehabilitation programs.

3.Schizophrenia patients’ family environment, internalized stigma and quality of life
Ebru Karaağaç Özçelik, Arzu Yıldırım
doi: 10.14744/phd.2017.07088  Pages 80 - 87
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu araştırma şizofreni hastalarında aile ortamı, içselleştirilmiş damgalanma ve yaşam kalitesini belirlemek amacıyla yapılmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Tanımlayıcı türde olan araştırma Erzincan Devlet Hastanesi Psikiyatri Polikliniği’nde DSM-IV-TR (Amerikan Psikiyatri Birliği, 2000) ölçütlerine göre şizofreni tanısı alan, klinik remisyonda olup ayaktan izlenen 51 hasta ve 51 hasta yakını ile Aralık 2011-Şubat 2012 tarihleri arasında yürütülmüştür. Araştırmanın verileri tanımlayıcı soru formu, Aile Ortamı Ölçeği, Ruhsal Hastalıklarda İçselleştirilmiş Damgalanma Ölçeği ve Dünya Sağlık Örgütü Yaşam Kalitesi Ölçeği-Kısa Formu Türkçe Versiyonu kullanılarak toplanmıştır.
BULGULAR: Araştırmada hastalar (43.94±8.20, 27.10±5.59) ve hasta yakınlarının (46.29±6.72, 26.57±4.30) aile ortamında kişilerarası ilişkiler ve kontrol puan ortalamaları arasında önemli bir fark olmadığı belirlenmiştir (p>0.05). Hastaların Ruhsal Hastalıklarda İçselleştirilmiş Damgalanma Ölçeği toplam (76.12±17.15) ve alt ölçekler puan ortalaması Yabancılaşma (15.63±4.41), Kalıp Yargıların Onaylanması (18.24±4.20), Algılanan Ayrımcılık (13.67±4.09), Damgalanmaya Karşı Direnç (12.35±3.36) ve Sosyal Geri Çekilme (16.24±5.21); Dünya Sağlık Örgütü Yaşam Kalitesi Ölçeği-Kısa Formu alanları puan ortalaması ise bedensel (12.00±2.75), ruhsal (11.11±3.02), sosyal (9.15±3.72) ve çevresel (11.56±2.61) olarak bulunmuştur.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu araştırmada hastalar ve hasta yakınlarının aile ortamında kişilerarası ilişkiler ve kontrol algıları arasında bir fark olmadığı, hastaların orta düzeyin üzerinde içselleştirilmiş damgalanma algıladığı, yaşam kalitesi değerlendirmelerinin orta düzeyde olduğu; içselleştirilmiş damgalanma algı düzeyi arttıkça yaşam kalitesi alanlarının önemli düzeyde azaldığı, kişilerarası ilişkiler ve kontrol algılarının ise pozitif yönde önemli düzeyde arttığı belirlenmiştir. Psikiyatri hemşirelerinin aile ortamı, içselleştirilmiş damgalanma gibi hastaların depreşme ve iyileştirimini etkileyen faktörleri değerlendirip, karar verme becerisini ve benlik saygısını artırarak hastaların yaşam kalitesinin iyileşmesine önemli katkı sağlayan programları geliştirip uygulaması önemlidir.
INTRODUCTION: This descriptive study was performed to determine the family environment, internalized stigma and the quality of life of schizophrenia patients.
METHODS: This study was performed between December 2011 and February 2012 with 51 outpatients and 51 patient relatives who were diagnosed with schizophrenia under DSM-IV-TR (American Psychiatric Association, 2000) and who were being monitored in clinical remission at the outpatient psychiatry clinic of Erzincan State Hospital. The study data were collected using a descriptive questionnaire, the Family Environment Scale (FES), the Internalized Stigma of Mental Illness Scale and the Abbreviated Turkish Version of the World Health Organization Quality of Life Questionnaire.
RESULTS: This study found no significant difference between the mean scores of the patients and their relatives’ interpersonal relationships (43.94±8.20, 27.10±5.59) and control (46.29±6.72, 26.57±4.30) in the family environment (p>0.05). The patients’ mean score on the Internalized Stigma of Mental Illness Scale was 76.12±17.15. On its subscales, they were: alienation (15.63±4.41), stereotype endorsement (18.24±4.20), perceived discrimination (13.67±4.09), stigma resistance (12.35±3.6) and social withdrawal (16.24±5.21). and the patients’ perceptions of quality of life were: physical (12.00±2.75), mental (11.11±3.02), social (9.15±3.72), and environmental (11.56±2.61).
DISCUSSION AND CONCLUSION: This study found no difference between the patients and their relatives’ perceptions of interpersonal relationships and control. The patients perceived internalized stigma above the moderate level. Their quality of life evaluations were at a moderate level. As their perceived internalized stigma level went up, their quality of life areas significantly decreased, and their perception of interpersonal relationships and control in the family environment increased significantly in the positive direction. It is important that psychiatric nurses assess the factors that affect patients’ relapses and treatment such as family environment and internalized stigma. They should also develop and implement programs.

4.Evaluation of the relationshipbetween the levels and perceptions of dyspnea and the levels of anxiety and depression in chronic obstructive pulmonary disease (COPD) patients
Özge Kapısız, Fatma Eker
doi: 10.14744/phd.2018.53244  Pages 88 - 95
GİRİŞ ve AMAÇ: Amaç: Bu çalışma kronik obstrüktif akciğer (KOAH) hastalarının dispne düzeyi ve dispne algısı ile anksiyete ve depresyon belirti düzeyleri arasındaki ilişkiyi belirlemek amacıyla tanımlayıcı olarak yapılmıştır.





YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışma kapsamında araştırmanın verileri “Hasta Tanıtım Formu”, “Medikal Research Council Scale (MRCS)” ve “Hastane Anksiyete Depresyon Ölçeği (HAD)” kullanılarak yüz yüze görüşme yöntemiyle toplanmıştır.
BULGULAR: Bulgular: Araştırmaya 8 kadın, 82 erkekten oluşan toplam 90 kronik obstrüktif akciğer hastalığı olan birey alındı. KOAH hastalarının HAD-A puan ortalaması 7.42 ± 4,43 (min: 0-max: 20), HAD-D puan ortalaması 8.85 ± 4.23 (min: 3-max: 18) olarak saptanmıştır. Logistic Regresyon analizi sonuçlarına göre anksiyete belirti riski; çok şiddetli dispnesi olduğunu belirtenlerde 22.754 kat, psikiyatrik hastalık öyküsü olanlarda 4.304 kat, depresyon belirtileri mevcut olanlarda 17.528 kat, depresyon belirti riski ise; şiddetli dispnesi olanlarda hafif dispnesi olanlara göre 5.957 kat, bir yılda üç ve daha fazla hastaneye yatanlarda hiç yatmayanlara göre 22.181 kat, sosyal desteği olmayanların olanlara göre 28.712 kat, anksiyete belirtileri mevcut olanlarda olmayanlara göre 23.294 kat daha fazla olduğu belirlendi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuç: Sonuç olarak dispne algısı yüksek olan bireyler hem anksiyete hem de depresyon açısından yüksek risk taşımaktadır.
INTRODUCTION: This study was performed with a descriptive design to determine the relationship between level and perception of dyspnea and levels of anxiety and depression.
METHODS: The research data were collectedusing the Medical Research Council Scale and HAD via face- to-face interviews.
RESULTS: The study consisted of a total of 90 individuals,which included 8 women and 82 men, with chronic obstructive pulmonary disease. It was determined that the average anxiety score was 7.42±4.43 (min: 0–max: 20) and that the average depression score was 8.85±4.23 (min: 3-max: 18). According to the logistic regression analysis results,among the participants, those who indicated they had severe dyspnea or a background of psychiatric illness or showed depression symptomshad a 22.75 times, 4.304 times and 17.528 times higher risk, respectively, for anxiety symptoms. There was a greater risk of depression (5.957 times) in the participants who were suffering from severe dyspnea than in the patients with mild dyspnea, and a 22.181 times greater risk of depression in the participants who had been admitted to a hospital three or more times and a 12.352 times greater risk in patients who had been admitted one or two times a year than in the participants who had never been admitted to a hospital. Finally, there was a 28.712 times greater risk of depression in patients who did not have social support versus those that had, andthere was a 23.294 times greater risk of depressive symptoms in patients who presented symptoms of anxiety than in patients who did not.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Individuals with a high perception of dyspnea had a high risk of both depression and anxiety.

5.Evaluation of knowledge level about suicide and stigmatizing attitudes in university students toward people who commit suicide
Ayfer Öztürk, Semiha Akın
doi: 10.14744/phd.2018.49389  Pages 96 - 104
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışma üniversite öğrencilerinin intihar eden kişilere yönelik damgalama tutumları ve intihara ilişkin bilgi düzeyleri ile ilişkili faktörlerin incelenmesi amacıyla tanımlayıcı bir araştırma olarak planlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Araştırma üniversite öğrenciler ile (n=1100). Öğrencilerin İntihara Yönelik Damgalama tutumları İntihara Yönelik Damgalama Ölçeği (İYDÖ) ve intihara ilişkin bilgi düzeyleri İntihara İlişkin Bilgi Düzeyi Ölçeği (İBDÖ) kullanılarak değerlendirilmiştir. Öğrencilere yaş, cinsiyet, medeni durum gibi tanımlayıcı bilgilerin yanında psikiyatrist/psikolog desteği öyküsü ve intihar düşüncesi/intihar girişimi öyküsünü içeren soruların yer aldığı Öğrenci Bilgi Formu uygulanmıştır.
BULGULAR: Daha önce bir psikiyatriste başvuran ve psikiyatrik bir tanı aldığını bildiren öğrencilerin İBDÖ toplam puan ortalamaları başvurmayan öğrencilere göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek saptanmıştır (p=0.001). Daha önce intihar etmeyi düşünen/girişimde bulunduğunu bildiren öğrencilerin İBDÖ toplam puan ortalamaları intihar etmeyi düşünmeyen/girişimde bulunmadığını bildiren öğrencilerin puan ortalamalarına göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek saptanmıştır (p=0.001). Daha önce intihar etmeyi düşünen/girişimde bulunan öğrencilerin Yüceleştirme/Normalleştirme alt boyutu puan ortalamaları intihar girişiminde bulunmayan öğrencilere göre daha yüksek (p=0.001), Damgalama alt boyutu puan ortalamaları istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha düşük bulunmuştur (p=0.001). Öğrencilerin İYDÖ Damgalama alt boyutu puan ortalamaları ile İBDÖ toplam ölçek puan ortalamaları arasında negatif yönde istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmıştır (r=-0.101; p=0.001).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Önemli bir halk sağlığı sorunu olan intihar girişiminin önlenmesi amacıyla üniversite öğrencilerinin intihar konusundaki bilgilerini arttırmaya ve intihara yönelik damgalayıcı tutumlarını azaltmaya yönelik mesajlar içeren psikoeğitim çalışmalarının gerçekleştirilmesine gereksinim vardır. İntiharın uyarı sinyalleri konusunda toplum ruh sağlığı hemşireleri/uzman psikiyatri hemşireleri veya okullarda görevli psikologlar tarafından farkındalık eğitimlerinin düzenlenmesinin intiharın önlenmesi adına yararlı olabileceği düşünülmektedir.
INTRODUCTION: This study was planned as a descriptive research with the aim to analyze university students’ level of knowledge and stigmatizing attitudes toward people who have committed suicide.
METHODS: Research was conducted among university students (n=1100). Students’ stigmatizing attitudes toward suicides and level of knowledge about suicide were assessed using the Stigma of Suicide Scale (SOSS) and Literacy of Suicide Scale (LOSS). The Student Information Form was used to collect information about students’ age, gender, and marital status, a history of previous psychiatric support or psychological consultation services, and suicidal ideation or suicide attempts.
RESULTS: Students who had previously had a psychiatric consultation or received a psychiatric diagnosis obtained a higher average of statistically significant LOSS scores compared to students who had not received psychiatric support (p=0.001). Students who had had suicidal ideation or suicide attempts in the past had a higher average of statistically significant LOSS scores compared to students who had not thought about or attempted suicide (p=0.001). Students who reported a history of suicidal ideation or suicide attempts had higher statistically significant average scores on the Glorification/Normalization subscale compared to students who had not reported a history of thoughts about or attempted suicide (p=0.001), and their Stigma subscale score average was lower (p=0.001). Students’ LOSS scores had a negative statistically significant relationship with SOSS’ Stigma subscale averages (r=-0.101; p=0.001).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Prevention of suicide attempts is an important public health problem; psychoeducational activities for university students need to be developed that include messages aimed both at increasing knowledge of suicide and reducing students’ stigmatizing attitudes toward suicide. Developing trainings for increasing awareness about the warning signs of suicide by community mental health nurses, specialist psychiatric nurses, or school psychologists is effective for suicide prevention.

6.The relationship between exam anxiety levels and sleep quality of senior high school students
Selmin Köse, Şükran Kurucu Yılmaz, Sonay Göktaş
doi: 10.14744/phd.2018.05025  Pages 105 - 111
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu araştırma, lise son sınıf öğrencilerinin sınav kaygı düzeyleri ile uyku kalitesi arasındaki ilişkiyi belirlemek amacıyla tanımlayıcı, kesitsel ve ilişki arayıcı araştırma tipinde gerçekleştirildi.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Araştırma verileri, İstanbul’da bir lise de 1–31 Ocak 2017 tarihleri arasında toplandı. Araştırmanın evrenini İstanbul il sınırları içerisinde bulunan bir lisenin son sınıfında öğrenim gören 120 öğrenci oluşturdu. Araştırmada örneklem hesabı yapılmamış, araştırmaya katılmayı kabul eden tüm öğrenciler örnekleme dahil edilmiştir (n=104). Geri dönüş oranı %86.6’dır. Veriler, Bilgi Formu, Sınav Kaygısı Envanteri ve Pittsburgh Uyku Kalitesi İndeksi ile toplandı. Verilerin değerlendirilmesi SPSS paket programında yapıldı.
BULGULAR: Öğrencilerinin %55.8’i kız, yaş ortalaması 17.27 idi. Öğrencilerin %77.9’u üniversite sınavının çok önemli olduğunu, %74.8’inin üniversite sınavına hazırlanmaya başlamadan önce uyku problemi yaşamadıklarını ifade ettiler. Öğrencilerin öznel uyku kalitesi ile Sınav Kaygısı Envanterinin Kuruntu alt boyutu arasında pozitif yönde zayıf ilişki (r=0.258; p<0.01); Duyuşsal alt boyutu arasında pozitif yönde zayıf ilişki (r=0.259; p<0.01); Sınav kaygısı toplam puanı arasında pozitif yönde zayıf ilişki (r=0.272; p<0.01) bulundu. Uyku bozukluğu ile kuruntu alt boyutu arasında pozitif yönde zayıf ilişki (r=0.210; p<0.05); duyuşsal alt boyut arasında pozitif yönde zayıf ilişki (r=0.291; p<0.01); sınav kaygısı toplam puanı arasında pozitif yönde zayıf ilişki (r=0.273; p<0.01) bulundu. Öğrencilerin hem kuruntu boyutu (p>0.05) hem de duyuşsal boyutu (p>0.05) düzeyi öznel uyku kalitesini etkilememektedir. Öğrencilerin kuruntu düzeyi uyku bozukluğu düzeyini etkilemez iken (p=0.701 >0.05), duyuşsal düzeyi uyku bozukluğu düzeyini arttırmaktadır (ß=0.028).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Araştırma verileri, lise son sınıf öğrencilerinin sınav kaygılarının olduğunu ve bu durumun da uyku kalitesini olumsuz yönde etkilediğini göstermiştir. Bu nedenle, öğrencilerin sınav kaygılarının azaltılması, uyku kalitesinin arttırılması ve olumsuz düşüncelerin kaldırılması için rehberlik-danışmanlık hizmetleri verilmesi önerilebilir.
INTRODUCTION: This study used a descriptive, cross-sectional and correlational research design to determine the relationship between exam anxiety levels and sleep quality of senior high school students.
METHODS: Research data were collected in a high school in Istanbul, Turkey between January 1–31, 2017. 104 high school students volunteered to participate in the research for a sample size (n=104). The rate of return is 86.6%. Data were collected using the Information Form, the Exam Anxiety Inventory and the Pittsburgh Sleep Quality Index. SPSS statistical software program was used to evaluate the data.
RESULTS: 55.8% of the students were female and their mean age was 17.27 years. 77.9% of the students stated that the university entrance exam was very important, and 74.8% stated that they did not have a sleep problem before they started to prepare for the university entrance exam. There was a weak positive relationship between the subjective sleep quality of students and the Delusion sub-dimension of the Exam Anxiety Inventory (r=0.258; p<0.01), a weak positive relationship between Affectivity sub-dimension (r=0.259; p<0.01) and a weak positive relationship between the total score of exam anxiety (r=0.272; p<0.01). There was a weak positive relationship between sleep disorder and the Delusion sub-dimension (r=0.210; p<0.05), a weak positive relationship between Affectivity sub-dimension (r=0.291; p<0.01) and a weak positive relationship between the total score of exam anxiety (r=0.273; p<0.01). The levels of both the Delusional dimension (p>0.05) and the Affectivity dimension (p>0.05) of the students did not affect subjective sleep quality. While the students' Delusion level did not affect the level of sleep disorder (p=0.701 >0.05), their Affectivity level increased the level of sleep disorder (ß=0.028).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Research data illustrated that senior high school students had exam anxieties which negatively affected their sleep quality.

7.Examination of humor styles and mental health status of health services students in vocational schools
Şeyda Ökdem, Ebru Akgün Çıtak, Sevcan Avcı Işık, Nalan Özhan Elbaş
doi: 10.14744/phd.2017.29981  Pages 112 - 118
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı sağlık hizmetleri meslek yüksekokulu öğrencilerinin mizah tarzlarının ve mental sağlık durumlarının değerlendirilmesidir
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu tanımlayıcı çalışma 2013 yılında Türkiye’de yapılmıştır. Toplamda 354 sağlık meslek yüksekokulu öğrencisi çalışmaya katılmayı kabul etmiştir. Veriler öğrenciler için tanımlayıcı bir form, mizah tarzları soru formu (ölçeği) ve genel sağlık soru formu (ölçeği) (GHQ 12) ile toplanmıştır. Veriler SPPS 17.0 ile analiz edilmiştir. Tanımlayıcı ve pearson testler analizde kullanılmıştır.
BULGULAR: Öğrencilerin yaş ortalaması 21.01± 2.26 olup, çoğu kadın (%64.5), çoğu orta sosyo-ekonomik duruma sahip (%61.9) ve % 63.8’I sigara içmemektedir. Öğrencilerin mizah alt ölçek puan ortalamaları; katılımcı mizah 39.63± 8.18, kendini geliştirici mizah 33.64 ±9,44, agresif mizah 23.29 ± 7.67 ve yıkıcı mizah 26.51 ±7. 87’dır. Öğrencilerin çoğunluğunun GHQ puan ortalaması orta riskte olup (%20.6), % 27.1’inde yüksek riske sahip bulunmuştur. Öğrencilerin kendini geliştirici mizah ile genel sağlık riski arasında düşük negatif anlamlı ilişki vardır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmanın sonuçlarına göre, öğrencilerin pozitif mizaha sahip oldukları ve yaklaşık yarısında psikiyatrik bozukluklar için düşük risk bulunmuştur
INTRODUCTION: The aim of the study is to determine the humor styles and general mental health of health services students in a vocational school in Turkey.
METHODS: This descriptive study was conducted in Turkey in 2013. A total of 354 of health services students from vocational schools agreed to participate in the study. Data were collected from students using a descriptive form, a humor styles questionnaire and a General Health Questionnaire (GHQ 12). Data were analyzed using SPSS 17.0. Descriptive and Pearson tests were used to analyze the study data.
RESULTS: Students’ mean ages was 21.01±2.26, most participants were women (64.5%), of a moderate socio-economic status (61.9%) and non-smokers (63.8%). The students mean scores for the humor sub-scales are as follows: Affiliative humor 39.63±8.18, self-enhancing humor 33.64±9,44, aggressive humor 23.29±7.67 and self-defecting humor 26.51±7.87. Most of the students’ GHQ scores suggested that participants were at risk of having a mental health disorder (20.6%), while 27.1%were found to be at high risk of having a mental health disorder. A low negative significant correlation between the students self-enhancing humor and general health risk was found.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The study found that students have positive humor styles. Nearly half of the student partisans were found to be at a low risk regarding the development of psychiatric disorders.

8.Personality characteristics of nurse managers: The personal and professional factors that affect their performance
Handan Alan, Ulku Baykal
doi: 10.14744/phd.2017.08870  Pages 119 - 128
GİRİŞ ve AMAÇ: Yöneticilerin kişiliği, onun nasıl düşündüğünü, gerçeği nasıl algıladığını, diğerleriyle nasıl bir ilişki içinde bulunduğunu gösterirken karar alma ve sorun çözme biçimini de etkilemektedir. Hemşirelik mesleğinde liderlik özellikleri ve yönetici özellikleri üzerine birçok çalışma bulunmasına rağmen kişilik özellikleri ile ilgili yeterli verinin olmaması nedeniyle; bu araştırma, yönetici hemşirelerin kişilik özelliklerini ve bunları etkileyen kişisel ve mesleki özellikleri belirlemek amacıyla tanımlayıcı tipte gerçekleştirilmiştir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Araştırmanın evrenini, Marmara Bölgesindeki illerde bulunan kamu hastaneler birliğine bağlı hastaneler, üniversitelere bağlı araştırma ve uygulama hastaneleri ve özel hastanelerde çalışan yönetici pozisyonlarındaki hemşireler oluşturmuştur. Araştırmanın örneklemini ise (özel dal hastaneleri çalışma dışında tutularak) çalışmanın yapılmasına izin veren hastanelerde görevli yönetici hemşireler oluşturmuştur. Araştırma verileri, Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Klinik Araştırmalar Etik Kurul Başkanlığından etik kurul onayı (Onay tarihi; 07.01.2015, karar no; 2015-01) ve araştırma kapsamına alınan hastanelerin kurum yönetimlerinden yazılı resmi izinler alındıktan sonra toplanmıştır. Çalışmanın verileri “Beş Faktör Kişilik Envanteri” kullanılarak toplanmıştır. Çalışma verilerinin analizinde tanımlayıcı istatistiksel metotlardan ortalama (ort.), standart sapma (SS); gruplar arası karşılaştırmalarda tek yönlü varyans analizi; ikili grupların karşılaştırılması bağımsız gruplarda t testi kullanılmıştır. Sonuçlar, anlamlılık p<0.05 düzeyinde değerlendirilmiştir.
BULGULAR: Dokuz yüz yönetici hemşirenin katıldığı çalışmada yönetici hemşireler en yüksek puan ortalamasını özdenetim/sorumluluk faktöründen almışlardır (Ort.±SS=4.22±0.35). Bu boyutu sırasıyla yumuşak başlılık faktörü (Ort.±SS=4.06±0.40), gelişime açıklık faktörü (Ort.±SS=4.05±0.37), dışadönüklük faktörü (Ort.±SS=3.50±0.43), duygusal tutarsızlık faktörü (Ort.±SS=2.07±0.53) puan ortalamaları izlemiştir. Yaş, cinsiyet, medeni hal, eğitim düzeyi, çalışılan kurum, mesleki deneyim, kurumsal deneyim, yöneticilik deneyimi, yönetici pozisyonu, çalışılan birim ve yöneticilik eğitimi alma durumunu ifade eden bağımsız değişkenler beş faktör kişilik envanteri ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı farklar bulunmuştur (p<0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuç olarak, yönetici hemşireler kendilerini özdenetimi yüksek kişilik özelliğine sahip olarak tanımlamışlardır. Beş faktör kişilik envanteri faktör puan ortalamaları kişisel ve mesleki özelliklerle karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı farklar bulunmuştur (p<0.05).
INTRODUCTION: Managers’ personalities indicate how they think, perceive reality, and relate to others; these qualities affect their decision making and problem-solving methods. Although there are many studies of leadership and managerial characteristics in the nursing profession, there is a lack of adequate data about personality characteristics. This descriptive study aims to determine the personal characteristics of nurse managers and the personal and professional factors that affect them.
METHODS: The study population consisted of nurses working in administrative positions at hospitals affiliated with the public hospitals union, in research, and in practice hospitals affiliated with universities and private hospitals in cities in the Marmara Region. The final study sample consisted of nurse managers working in the hospitals that gave permission to conduct the study (excluding the private branch hospitals). The data were collected after obtaining the approval of the Clinical Research Ethics Committee of Çanakkale Onsekiz Mart University (Approval date: 1.7.2015, Decision No: 2015-01) and written official permission from the administrations of the hospitals included in the study. The data were collected using the Five Factor Personality Inventory. The data analysis was carried out using means and standard deviations (SD) as descriptive statistics, one-way analysis of variance for inter-group comparisons, and the independent samples t-test for paired group comparisons. A significance threshold of p<0.05 was used to evaluate the findings.
RESULTS: The study included 900 nurse managers; they obtained the highest mean score on the conscientiousness dimension (Mean±SD=4.22±0.35). This dimension was followed by their mean scores on the agreeableness (Mean±SD=4.06±0.40), intelligence (Mean±SD=4.05±0.37), extroversion (Mean±SD=3.50±0.43), and emotional instability (Mean±SD=2.07±0.53) dimensions. Statistically significant differences were found between the independent variables of age, gender, marital status, education level, work institution, professional experience, institutional experience, managerial experience, administrative position, work unit, and managerial education when compared using the five-factor personality inventory (p<0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: The nurse managers described themselves as being highly conscientious. Statistically significant differences were found between the five-factor personality inventory mean scores and personal and professional characteristics.


REVIEW
9.Compassion fatigue: The known and unknown
Tuğba Pehlivan, Perihan Güner
doi: 10.14744/phd.2017.25582  Pages 129 - 134
Hemşirelik mesleğinin en temel özelliklerinden biri olarak bilinen ‘merhamet’, başkalarının acısını hafifletmek için harekete geçmede bir motivasyon olarak görülürken, merhamet yorgunluğu ise, travmatik olay yaşayan ya da ağrı, acı çeken bireylere yardım etmenin olumsuz etkisi olarak ifade edilmektedir. Ancak son yıllarda hemşirelik literatüründe yer almaya başlayan merhamet yorgunluğu kavramı ile ilgili farklı tanımların yer aldığı ve merhamet yorgunluğunun gelişim sürecinin farklı modellerle açıklandığı görülmektedir. Hemşire araştırmacılar tarafından ilgi gösterilen bir konu olan merhamet yorgunluğu ile ilgili henüz net bir bilginin olmaması literatürde kavram karmaşasına yol açmaktadır. Bu derlemede, merhamet, merhamet yorgunluğu, merhamet yorgunluğu ile ilişkili kavramlar, merhamet yorgunluğunun gelişimi literatür ışığında tartışılmıştır.
‘Compassion,’ known as a fundamental feature of the nursing profession, and considered a motivation to act to alleviate the suffering of others. Compassion fatigue is expressed as an adverse effect of helping individuals suffering from traumatic events or otherwise. However, compassion fatigue is defined differently in in recent nursing studies, and the developmental process of compassion fatigue has been explained with the help of different models. Since compassion fatigue, a subject of interest for nurse researchers, lacks a clear understanding, it leads to a conceptual complexity in previous studies. In this review, compassion, compassion fatigue, concepts related to compassion fatigue, and the development of compassion fatigue are discussed in the light of previous studies.

10.Emotional eating, the factors that affect food intake, and basic approaches to nursing care of patients with eating disorders
Yeliz Serin, Nevin Şanlıer
doi: 10.14744/phd.2018.23600  Pages 135 - 146
Duygusal yeme; açlık hissi nedeniyle veya öğün zamanı geldiği için ya da sosyal gereklilik olduğu için değil sadece duygulanıma cevaben ortaya çıktığı varsayılan yeme davranışı olarak tanımlanmaktadır. Hormonlar, nörotransmitterler vb. nöropsikolojik etkenlerle beraber homeostazı sağlayan pek çok metabolik yolak ve hedonik sistemlerle yeme davranışı regüle edilebilmektedir. Belirli bir besine ya da maddeye karşı bağımlılığı ve/veya eğilimi olan kişilerde karakteristik olarak dopamin (DA) yetersizliği olabileceği görüşü mevcuttur. Duygusal ve kontrolsüz yeme davranışları bireylerin tekrarlayan vücut ağırlığı kazanımı için önemli bir risk faktörüdür. Duyguların yemek yeme işlevi, besin seçimi, besinin tüketim miktarı üzerinde etkili ve önemli bir faktör olduğu bilinmesine rağmen beslenme davranışını hangi yönde etkilediği konusunda net bir ilişki ortaya koyulamamıştır. Bu nedenle; bu derleme çalışmasında duygusal yeme ile ilişkili çeşitli kuramlardan, duyguların besin alımına etkisinden ve besin alımını etkileyen diğer faktörlerden (örn. hastalıklar, doğal afet, menstruasyon..vb), duygusal yeme davranışını saptamaya yönelik geliştirilen ölçeklerden ve yeme bozukluğu tedavisinde hemşirelerin temel sorumluluklarından söz edilmiştir.
Emotional eating is defined as an eating behavior that is hypothesized to occur as a response to emotions, not because of a feeling of hunger, closeness to meal time, or social necessity. Eating behavior can be regulated using metabolic methods that cause homeostasis, neuropsychological agents such as hormones and neurotransmitters, and hedonic systems. There is an opinion among scholars that the people who have an addiction and/or tendency to overeat specific nutrients or substances may have a shortage of dopamine (DA). Emotional and uncontrolled eating behavior is an important risk factor for recurrent weight gain. Although, emotions are known to be an influential factor on eating functions, food selection, and amount of food consumption, a clear relationship about what affects eating behavior has to date not been proven. Therefore, in this study, emotional factors that affect emotional eating and food intake, other factors affecting nutrient intake (i.e., diseases, natural disasters, menstruation), various theories related to emotional eating, the scales which developed to detect emotional eating behavior, and the basic responsibilities of nurses in the treatment of eating disorders are discussed.

LookUs & Online Makale